Çarşamba, Nisan 16, 2008

Mustafa Günay'ın Kitapları

Kitaplarımı aşağıdaki internet kitabevlerinden edinebilirsiniz.

http://www.kitapyurdu.com/yazar/32117/drmustafagunay


http://www.ideefixe.com/kitap/urun_liste.asp?kid=57216


http://www.netkitap.com/yazar/12867/mustafa_gunay.htm

Cuma, Nisan 11, 2008

FELSEFE EĞİTİMİNDE EDEBİYATIN YERİ

Mustafa Günay

Giriş:
Bizde felsefe ve edebiyat ilişkileri yeterince incelenmediği gibi, felsefe eğitimi ve öğretiminde edebiyat eserlerinden nasıl yararlanılabileceği de pek incelenmiş bir konu değildir. Bu çalışmada amacım, edebiyat ve felsefe arasındaki sıkı ilişkilere değinerek, edebiyat eserlerinin felsefe öğretimindeki yeri ve işlevi üzerinde durmak istiyorum. Felsefe ve edebiyat arasındaki ilişkilere de değinerek, felsefe öğretiminde edebi eserlerden yararlanma yolları konusunda bazı öneriler ortaya koymaya çalışacağım.


Felsefe-Edebiyat İlişkisi:

Felsefe ve edebiyat arasındaki ilişkileri değerlendirebilmek için, öncelikle, felsefi olan ile edebi olanın niteliklerini belirlemek gerekir. Bu ise çok kolay değildir. Ancak yine de felsefe ile edebiyat arasında hiçbir ayrım yapılamayacağını söylemek doğru değildir. Bir eserin felsefe mi yoksa edebiyat alanına mı ait olduğu, bu eserlerin söylemine, tarzına, dili kullanma biçimine, felsefe ve edebiyat eserlerinin olmazsa olmaz özelliklerine dayanarak belirlenebilir. Ancak yine de bu konuda elimizde mutlak/kesin ölçütler bulunmamaktadır. Bu durumun en önemli nedeni ise, felsefe tarihinde yer alan pek çok filozofun felsefe yaparken aynı zamanda edebi bir tarza sahip olmalarıdır. Bu ise aynı zamanda felsefe-edebiyat ilişkilerinin çok eski tarihlerden bu yana sürüp gittiğinin de göstergesidir. Pek çok filozofun aynı zamanda önemli birer edebiyatçı olduğunu görebiliriz. Bunlar arasında Platon, Agustinus, Schopenhauer, Nietzche gibi isimler ilk akla gelenlerdir. Ancak felsefe tarihinin pek çok önemli filozofu ise eserlerinde edebi bir tarzı kullanmamıştır. Bu, onların filozofluklarından herhangi bir şey eksiltmiş değildir. “Bu örnekler bize şunu göstermektedir: iyi bir filozof olmak için iyi bir edebiyatçı olmak şart değildir. Yine aynı şekilde, iyi bir edebiyatçı olmak için de filozof olmak şart değildir.”(Gündoğan 2006:24) Burada belirleyici olan şey, filozofun felsefesini kurarken, dili kullanma biçimi ve bu konudaki seçimi ve kullandığı yaklaşımdır.


Felsefenin konu bakımından sınırlanmasının mümkün olmadığını, insanı ilgilendiren hemen her şeyin felsefenin konuları arasına girebileceğini söyleyebiliriz. Burada yapılabilecek ayrım, daha çok yöntem bakımından olabilir. Felsefi tutumları, ele aldıkları konuyu ve problemi inceleme yöntemi ve konuya yaklaşımı bakımından ayırmak söz konusudur. Bu konuda Betül Çotuksöken şunları söyler: “Kimi filozoflar, söylemlerini bilimle beslerken kimileri de sanat ürünleriyle, özellikle doğal dile dayalı sanatlarla, kısaca yazınla, edebiyatla beslerler. Hatta zaman zaman felsefi sunuşla, sanatsal sunuş iç içe girebilir ya da bir arakesit sunabilir. Bununla birlikte, durum ne olursa olsun, yine de felsefe kendisi olmaktan çıkmaz; salt sanat haline gelmez. Burada da belirleyici olanın büyük ölçüde bakış açısı olduğu anlaşılmaktadır.”(Çotuksöken 2006: 29)


Felsefe ve edebiyat ilişkilerinden söz edildiğinde, burada konunun iki önemli boyutu vardır: felsefenin edebi bir tarzda yapılması ve edebiyatta felsefi unsurların yer alması. Başka bir deyişle filozoflar düşüncelerinin anlatımında edebiyattan yararlandıkları gibi, aynı şekilde edebiyatçılar da eserlerinde felsefe yapabilmektedirler. Farklı yaklaşımları ve bakış açıları olsa da, felsefe ve edebiyat insana yönelmekte ve onun yaşama dünyasındaki problemlerini ve yaşantılarını anlamaya ve ifade etmeye çalışmaktadır. Edebiyatın felsefe tadı verebileceği gibi, çoğu yerde de felsefenin edebiyata yaklaştığını belirten Afşar Timuçin’e göre, “Edebiyatta felsefeyi felsefede edebiyatı bulduğumuzda uygar insanın gerekli bütünlüğüne kavuştuğunu, bütünsel insana yaklaştığımızı duyarız. Bu ikisi zaman zaman birbirlerine uzak dursalar da, hatta zaman zaman birbirlerinin can düşmanı gibi görünseler de, birbirlerine sen karışma der gibi baksalar da birbirlerinin az çok bağımlısı gibidirler. Felsefesiz edebiyat kim ne derse desin kabasaba bir yönelimin ürünüdür, edebiyatsız felsefe de bir çokbilmişlik bildirisinden başka bir şey değildir.”(Timuçin 2002: 9)


İyi bir edebiyatın da iyi bir felsefenin de “gelişmiş bir dil bilinci” üzerinde kurulabileceğini vurgulayan Timuçin’e göre, “Anlatım olanaklarını sonsuza doğru zorlayan gelişmiş bir dil edebiyata ne kadar gerekliyse felsefeye de o kadar gereklidir. Felsefenin dili de edebiyatın dili kadar incelikli olmak zorundadır. Yaşamın o gündelik akışında bile bu ikisi yani edebiyatla felsefe sık sık buluşurlar, bir buluşur bir ayrılırlar: felsefe yapanı edebiyat yapıyor diye, edebiyat yapanı da felsefe yapıyor diye algıladığımız hatta eleştirdiğimiz çok olur. Edebiyattaki felsefe ya da genel olarak sanattaki felsefe çok özel bir felsefedir, sanatlaşmış felsefedir. Edebiyata olduğu gibi konulmuş felsefe çok zaman sırıtır, iğreti kalır. Felsefedeki edebiyat da çok zaman yapmacık tadı verir. Neden? Felsefe yapan kişi özel olarak edebiyat yapmaya heveslenmiştir de ondan.”(Timuçin 2002: 10)
Felsefe edebi bir tarza dayanabileceği gibi, edebiyat eserlerinde felsefi nitelikler bulunabilir. Edebiyatın felsefeye bir somutluk kazandırması da söz konusudur. “Edebiyat, kavram analizlerinden uzaklaşarak, olayları somut bir hale sokmak suretiyle, felsefenin soyutluğunu ve kuruluğunu giderir.” (Gündoğan 2006: 25)

Felsefede içeriğin edebiyatta ise biçimin önemli olduğunu belirten Gündoğan’a göre, “Felsefi bir eser, bilgi veren, ele aldığı konuyu derinliğine inceleyen ve mantıksal bir akıl yürütme zinciri içerisinde irdeleyen bir eser olduğu için onda önemli olan içeriktir. Edebi eser ise içerikten ziyade biçime önem verir. Felsefi eser soyut, edebi eser ise somuttur. İnsan hayatı, onun varoluşu ve özgürlüğü gibi konular, felsefenin soyut diliyle anlaşılır kılı¬namaz. İşte bu durumda sanat devreye girer ve felsefeye somutluk kazan¬dırır. Bu türlü eserlerde hem biçim, hem de içerik birlikte önem kazanır.” (Gündoğan 2006: 25)


Felsefenin edebiyata yaklaşmasını ve ondan yararlanmasını gerektiren en önemli nedenlerin başında ise, soyut kavramlarla dile getirilmesi güç olan insan yaşantılarının edebi bir anlatımla somutluk kazanabilmesidir. Bu konuda aklımıza ilk gelen ve felsefe-edebiyat ilişkisinde de önem taşıyan bir akım olarak varoluşçuluktur. Gündoğan’a göre, edebiyatla felsefe arasındaki ilişkinin varoluşçulukta yoğunluk kazanmasını şöyle açıklayabiliriz: “Varoluşçulukta, bireysel insan hayatı ve varoluşunun tasviri önem kazanır. Bu tasvir, felsefenin soyut ve kuru kavramsal diliyle yapılamaz. Burada devreye edebiyat girer. Somut, subjektif, şahsi tecrübeleri olan bir varlığın tasvirini somut ve bireysel olayları, bireysel insan hayatını ve tecrübelerini en iyi şekilde edebiyat ve özellikle de roman yapabilir.”(Gündoğan 2006: 27) Burada edebiyatın bir anlatım aracı olarak felsefeye sağladığı katkı da söz konusudur. Başka bir deyişle, “edebiyat bir anlatım aracı olarak felsefeye hizmet etmekte, felsefenin soyut ve kuru kavramsal diliyle anlatılamayanlar, edebiyat ile anlatılabilmektedir. Artık edebiyat, sadece estetik bir heyecan uyandırmakla kalmayıp, belli bir düşünceyi de iletebilmektedir.”(Gündoğan 2006: 28)


Felsefe edebiyata yeni boyutlar kazandırdığı gibi edebiyat da felsefeyi somutlaştırmada önemli bir işlevi yerine getirmektedir. Ancak burada vurgulanması gereken bir nokta da şudur: edebiyat eserlerindeki felsefeyi anlamak ve görmek de önemlidir. Çünkü edebiyattaki felsefeyi görebilecek özel bir dikkat ve okuma biçimine sahip değilsek, örneğin bir romanı yalnızca olaylar örgüsü ya da bir şiiri imgelerden oluşan dizeler olarak algılama ve anlama durumunda kalabiliriz. Bu durum, edebiyat eserlerinden felsefe eğitiminden yararlanma konusunda da önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Timuçin’in deyimiyle “edebiyata içkin olan felsefeyi” görebilmek için, kişinin düşünme alışkanlığını edinmiş olması, eleştirel ve sorgulayıcı bir yaklaşıma dayanması gereklidir. “Özellikle sanat tarihinin temeline yerleşmiş olan büyük yapıtlarda birdenbire kendini açmayan ya da ilk bakışta görünmeyen, ancak iyi bir görü sahibine kendini sezdiren bir düşünsellik vardır, bu düşünsellik görünen düşünsellikten çok büyüktür ve bu yüzden kavranılabilmek için izleyicinin kavramada özel bir yatkınlığını gerektirir.”(Timuçin 2006: 12)



Felsefe Eğitiminde/Öğretiminde Edebiyatın Yeri ve İşlevi:

Felsefe problemlerinin ele alınmasında, işlenmesinde, edebiyat eserlerinden yararlanıldığı gibi, felsefe eğitimi ve öğretiminde de edebiyat eserlerinden yararlanılabilir. Felsefe problemlerini incelerken edebiyat eserlerinden sıkça yararlanan, felsefi söylemine edebiyattan da destekler sağlayan İoanna Kuçuradi, Etik adlı kitabında “etik ilişki”nin boyutlarının araştırılıp ifade edilmesinde edilmesinde, felsefe ve edebiyat arasında ilişki kurar. Önce Kuçuradi’nin “etik ilişki” hakkındaki tanımına bir göz atalım: “Etik ilişki, insanlararası ilişki türlerinden bir tanesi ve en temelde olanı: belirli bütünlükte bir kişinin belirli bütünlükte başka bir kişiyle ya da en geniş anlamda insanlarla -yüzyüze geldiği veya gelmediği insanlarla-, değer sorunlarının söz konusu olduğu ilişkisidir: eylemde bulunarak yaşadığı bir ilişki.”(Kuçuadi 1988: 3)


Kuçuradi, etik ilişkinin araştırılmasında edebiyat eserlerinin sağlam bir yer oluşturduğunu belirtir ve bunun gerekçelerini şöyle açıklar: “Gerçi, etik ilişki gibi, hem kendisi hem de onu meydana getirenler gerçek olan, dolayısıyla her biri tek –eşsiz- olan bu ilişkiler türünü nesne edinmenin güçlüğünü, felsefe araştırmalarının diğer nesne edindiklerine göre büyük güçlüğünü yadsıyacak değilim. Çünkü etik ilişkinin araştırılmasında tek ipucumuz –tek verimiz- kişilerin başka kişilerle ilişkilerinde veya durumlarda eylemleridir. Dikkatimizi yoğunlaştırdığımız alan, yaşayan kişilerin bitmez tükenmez bir defalık yaptıkları, bu arada da kendi yaptıklarımız olunca, adımlarımızı kaygan bir zemin üzerinde atıyoruz demektir. Ama yaşamdan çekip çıkardıklarımızda eksik kalanı giderebileceğimiz, tehlikeyi dengeliyebilmemizi sağlayan başka bir kaynak vardır: yazın yapıtları: roman, öykü ve oyunlar. Bu yapıtlar, çeşitli eylem olanaklarını çoğu kez temelleriyle birlikte vererek, araştırıcıya adımlarını güvenle atabileceği bir zemin sağlarlar. Ve söylediklerini başkaları için temellendirme gereğini duyarsa, araştırıcının yine başvurabileceği sağlam bir yer, bu yazın yapıtları olur.” (Kuçuradi 1988. 4)



Edebiyat eserlerinin, her şeyden önce, insanları felsefeye, eleştirel-sorgulayıcı düşünme tarzına hazırlama ve yöneltme anlamında bir işlevinden de söz edilebilir. Örneğin roman okumanın, özellikle klasik romanların kişiyi felsefeye, felsefe yapmaya hazırlayan bir yönü bulunduğunu belirten bir felsefecimiz de Bedia Akarsu’dur. Akarsu’ya göre, küçük yaşta okuma alışkanlığı edinen, nitelikli yapıtlarla tanışan kişiler, okudukları edebiyat eserleri ve toplumsal içerikli yazılar sonunda felsefe metinlerini okumaya yönelirler. Burada okumanın, sorunları görmeyi sağlaması, kişinin kendisine de bu sorunlar üzerinde düşünme ihtiyacını duyurması, kısacası “eleştirel düşünme”nin doğuşu söz konusudur. Akarsu’nun sözleriyle, “Eleştirel düşünme başlamıştır artık. İlginize ve yeteneğinize göre bilime de yönelebilirsiniz, edebiyata, sanata da. Eleştirel düşünüş olmadan ne sanatta, ne de bilimde yaratıcı olunamaz kanısındayım. Kısaca okuyarak eleştirel düşünüşe varılabilir; eleştirel düşünme olmadan da ne bilimde ilerlenebilir ne de sanatta. İşte özellikle edebiyat yapıtlarında her konu işlenmektedir ve bu konular çoğu kez felsefe sorunlarıdır. Örneğin Göethe’nin Faust’unda ele alınan bir felsefe sorunu değil de nedir? Tolstoy, Savaş ve Barış romanında sayfalar dolusu işlediği sorunlar birer felsefe sorunu değil midir? Felsefe bilimle ne denli bağıntılıysa edebiyatla da o denli bağlantılı.” (Akarsu 2005)


Türk felsefesinde kendine özgü bir yeri olan ve aynı zamanda denemeci kimliğiyle de tanınan Nermi Uygur da, edebiyatın “vazgeçilmez bir eğitici” olduğunu ifade eder: “Vazgeçilmez bir eğiticidir edebiyat. İnsan da eğitimle insan olduğuna göre pekçok eksik kalır edebiyatsız. (…) Nedense unutulan ya da önemli değilmiş gibi geçiştirilen bir katkı sağlar edebiyat insan-varoluşuna: insana özgü bir duygu dünyasının kurulup gelişmesinde büyük payı vardır edebiyat ürünlerinin. Bakış açılarına göre değişik adlar takılabilen çeşitli yaşama-dünyalarına açık bir bütündür insan: şu bu yöne indirgenip bölünemez aslında. Gene de akıl, mantık, matematik, genellikle de bilimsel bilgiler dışında, tutku, özlem, düş yetisi, sevgi, umut gibi birçok yaşama uzanışları var ki, bunların tümüne birden insanın duygu boyutları gözüyle bakabiliriz. İşte edebiyat bu boyutları genişletmekte zorunlu bir yardımcısıdır insanın.” (Uygur 1985: 158-159)


Edebiyat eserlerinde insanın kendini bulabileceği ve kendini öğrenebileceği konusunda ise Uygur şunları söyler: “Ben neyim? Kimim ben? Nasıl bir şeyim ben? Çeşidinden sormadan edemeyeceğimiz soruları en iyi aydınlatan, hiç olmazsa aydınlatabilecek ipuçları veren etkinlik alanıdır edebiyat. “Sen seni bil” diye buyuran eski bilgeler, sahne yazarlarının, ozanların, sözle anlatma sanatçılarının ürünlerine itelemekteydi aslında herkesi. Aracısız, kendini tanıyamaz hiç kimse. Her insanteki öylesine yapışıktır ki kendisine, ancak edebiyat ustalarının, bildik bilmedik duygu yaşantılarını girdi çıktısıyla dile getirmesi üzerine özkimliğini kavramaya başlar insan. Edebiyatla kendisini bulabilir insan, çünkü en çok kendisinin olan yönüyle, duygu biricikliğiyle edebiyatta rastlar kendisine.”(Uygur 1985: 160)


Uygur’un yukarıdaki sözlerine somut bir örnek olarak, Exupery’in Küçük Prens, Samed Behrengi’nin Küçük Kara Balık adlı kitaplarını anabilirim. Behrengi’nin kitabında, küçük kara balık bakın neler söylüyor: “Ben yaşamın nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istiyorum; durmadan aynı şeyleri yapmak, yaşlanana kadar başka bir şey yapmadan yaşamak olamaz; dünyada yaşamanın anlamı bundan daha fazla olmalı.” (Behrengi 2001: 14) Varoluşun anlamı üstüne düşünen ve sorular soran küçük balığın sözleri: “(…) Ben yalnızca sağa sola dolaşıp durmaktan bıktım, can sıkıntısının içinde yüzmek istemiyorum artık, bir nedeni olmadan da mutlu olmak da istemiyorum; günün birinde gözlerimi açıp hepiniz gibi yaşlandığımı, ama hala aynı balık olduğumu, ilk başta bildiğimden fazla bir şey bilmediğimi görmek istemiyorum.” (Behrengi 2001: 16)


Behrengi’nin kitabı, kendini, yaşamı ve dünyayı tanıma ve öğrenme süreci içindeki insanın anlatımıdır. Bu ve benzer kitaplar lise düzeyinde ve özellikle de ilköğretim düzeyindeki öğrencilere, düşünmesini, soru sormasını öğretebilir, en azından bu konuda önemli katkılar sağlayabilir. Yine Behrengi’nin Bir Şeftali Bin Şeftali kitabı da bu anlamda önemlidir. Exupery’nin Küçük Prens adlı kitabı ise artık bir klasik durumundadır. Çoğunlukla bir çocuk kitabı olarak tanınmakla birlikte, aslında büyüklerin de zevkle okudukları bir kitaptır. Bu kitapla ilgili olarak Nurak Direk’in Küçük Prens Üzerine Düşünmek adlı kitabı, bir edebiyat eserinden felsefe eğitiminde-öğretiminde nasıl yararlanılabileceğini değişik boyutlarıyla ortaya koyan ve özellikle felsefe öğretmenlerinin ilgisini bekleyen bir kitaptır. Direk’e göre, “Gençlerde felsefe sevgisi, salt geçmişteki felsefeleri öğretmekle yaratılamaz; ancak gencin günlük deneyimlerinden, yaşadığı problemlerden yola çıkarak uyandırılabilir. Felsefe “şimdi” ve “burada” olan üstünde düşünmekle başlar. Çocuklarla ve yetişme çağındaki gençlerle felsefeye başlamanın en iyi yolu onların yaşadığı dünyadan fazla uzak olmayan sanat yapıtlarından yararlanmak ve ilgi duydukları konularda farklı bakış açıların örnekleyen, özenle seçilmiş metinler üzerinde tartışmaktır.”


Felsefenin konularına-problemlerine göre uygun edebiyat eserleri ya da bu tür eserlerin belli bölümleri seçilebilir. Ancak bu seçimde hangi düzeydeki öğrenciye sesleneceğimiz de önemlidir. İlköğretim, lise ve üniversite düzeyindeki öğrenciler için, seçilecek ve değerlendirilecek eserler farklı olacaktır elbette. Ancak her düzeydeki öğrenciye yönelik olarak uygun eserleri bulmak mümkündür. Örneğin Dostoyevski’nin yüzlerce sayfalık romanı Karamazof Kardeşler’in tümü değilse bile, “Büyük Engizisyoncu” adlı bölüm, inanma sorunuyla ilgili olarak okunup değerlendirilebilir. Yine Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar romanı da uygarlık ve insan doğası kavramı çerçevesinde ele alınabilir.


Felsefe-edebiyat ilişkileri bağlamında incelenebilecek ve felsefe eğitiminde de yararlanılabilecek yazar-düşünür ve kitapların birkaçı arasında şunlar sayılabilir: Albert Camus: Yabancı, Veba, Satre: Bulantı, Özgürlüğün Yolları, Ömer Hayyam’ın rübaileri, Edip Cansever’in, Melih Cevdet Anday’ın şiirleri, Orwell’in 1984 adlı romanı…Elbette daha pek çok eser sayılabilir. Ayrıca MEB’in seçtiği 100 temel eser arasında felsefe öğretiminde yararlanılabilecek kitaplar mevcuttur.


Bilindiği gibi, gelecek yıldan itibaren orta öğretim düzeyinde seçmeli olarak bir “Düşünme Eğitimi” dersinin konulması tasarlanmakta ve bu konuda çalışmalar sürdürülmektedir. Direk, dokuz yaşından başlayarak düşünme eğitimi yapılabileceğini belirtir: “Felsefe formasyonu olan öğretmenlerin, felsefi içerikli öykülerle yapacağı çalışmalar, çocukları, hem okudukları hem de deneyimleri üzerinde kafa yorarak içinde yaşadıkları bu karmaşık dünyayı anlama olanağına kavuşturabilir. Çocuklar ve gençlerle felsefe çalışmalarına başlarken seçtiğimiz konuya uygun yazınsal bir metinle işe başlamanın çok yararlı bir başlangıç olacağı kanısındayım.”(Direk 2002:6) Bu nedenle burada hangi edebiyat eserinden ne şekilde ve hangi amaçla yararlanılabileceği büyük önem taşımaktadır. Bu konuda bize yardımcı olabilecek kişilerin başında da, edebiyatla ilişki kurarak felsefeyle uğraşanlar gelmektedir. Örneğin Kuçuradi, özellikle etikle ilgili konularda edebiyattan örnekler vermekte, ahlak felsefesinin somutlaşmasını sağlamaktadır. Uludağ Konuşmaları kitabında “özgürlük” ve “ahlak” kavramlarının ele alınışında bazı edebiyat eserlerinden de yararlanılmaktadır. Bu eserler arasında Camus’nın “Veba”sı, Victor Hugo’nun “Sefiller” romanı, Jean Anouilh’un “Becket ya da Tanrının Onuru” adlı oyunu yer almaktadır.



Sonuç ve Değerlendirme:

Çağdaş dünyada felsefe eğitimi, temel insan haklarının yaşama geçirilmesi konusunda vazgeçilmez bir temel koşul olarak kabul edilmektedir. Bu anlayışa bağlı olarak da pek çok ülkede felsefe eğitiminin, ilköğretimden başlayıp ortaöğretimin sonuna kadar devam ettiğini saptamak mümkündür. Çocuklar İçin Felsefe Eğitimine, Bulgaristan’da ilköğretimin 4. sınıfından itibaren seçmeli olarak, İspanya’da 6 yaşından itibaren seçmeli, 12 yaşından itibaren ise zorunlu olarak, İtalya’da ilköğretimde seçmeli ders olarak, eğitim programlarında yer verilmiş bulunmaktadır. Adı anılan ülkelerden başka, Romanya, Kore, Avustralya, Brezilya ve Kanada gibi pek çok ülkede çocuklara yönelik felsefe dersleri eğitim sürecinde yer almaktadır. Bu açıdan bizde konunun üzerinde düşünülmesi ve bir karara varılması gerekli görülmektedir. Çünkü geleceğimiz demek olan çocuklarımızı böyle bir etkinlikten yoksun bırakmanın acı ve düşündürücü sonuçları ve görünümleriyle hayatımızın her anında karşılaşmamız söz konusudur. Yukarıda belirttiğim gibi, İlköğretime konulacak ve felsefi düşünmeyi sevdirmeye ve bu düşünüş tarzına yöneltmeyi amaçlayan bir ders ve bu konudaki eğitici yayınlar,, hiç şüphesiz lise ve üniversite düzeyindeki felsefe eğitimini de olumlu olarak etkileyebilir.
İnsanları insan kılmak açısından, edebiyata büyük bir görev düştüğünü belirten Uygur’un sözleriyle yazımı bitiriyorum: “İnsanı insana yaklaştırır edebiyat. Edebiyatın, insanı türdaşlarına yabancılaştırdığını söylemek yersiz bir genellemenin tuzağına düşmektir. ‘Kötü’ insandan da söz etse, insanı insana tanıtır; insanı ülküleştirerek de açıklasa, insan varoluşunun nasıllığına aydınlık getirir edebiyat. Okuyucunun anlayış ve duygudaşlıkla kendi tekbenine özgü çevreyi aşmasına, insan olanaklarının çeşitliliğine ilişkin bir bilinç elde etmesine yolaçar edebiyat.”(Uygur 1985: 162)


KAYNAKLAR:

Bedia Akarsu, “Prof. Dr. Bedia Akarsu ile Çağın Olaylarına Bakış” adlı söyleşi, H.Haluk Erdem-A. Ekber Ataş-M. Günay, Yeni Adana, 9 Kasım 2005.
Samed Behrengi, Küçük Kara Balık, Çev. İlknur Özdemir, Can Yayınları, 2001.
Betül Çotuksöken, “Edebiyatla Beslenen Felsefe: İoanna Kuçuradi’nin Söyleminden Bir İzlek”, Özne Felsefe Sanat Seçkisi, 6. Kitap, Bahar 2006.
Nuran Direk, Küçük Prens Üzerine Düşünmek, Pan Yayınları, 2002.
Ali Osman Gündoğan, “Edebiyat ile Felsefe İlişkisi Üzerine”, Özne Felsefe Sanat Seçkisi, 6. Kitap, Bahar 2006.
İoanna Kuçuradi, Etik, 1988.
Afşar Timuçin, “Felsefesiz Edebiyat Edebiyatsız Felsefe Olur mu ya da Olmalı mı?”, Felsefelogos, sayı: 17, 2002/1-2.
Nermi Uygur, İnsan Açısından Edebiyat, Remzi Kitabevi, 1985.




Cuma, Şubat 15, 2008



FELSEFE
BİLİM VE SANAT
İLİŞKİLERİ

Yayına Hazırlayan
Mustafa Günay
Adnan Gümüş

İzdüşüm Yayınları, 2007

İÇİNDEKİLER

Sunuş Yerine: Dünya Felsefe Günü…………………………………
Açılış Konuşması……………………………………………………….
İnsan Bilimlerine Felsefe ile Bakınca/ Betül Çotuksöken……………..
Felsefe ve Bilim İlişkileri/ Sara Çelik…………………………………
Bilimle Sanat Arasında Felsefe/ Uluğ Nutku…………………………..
Spekülatif ve Estetik Düşünce Bağlamında Sosyal Bilimler/ Adnan Gümüş..
Felsefenin Sosyolojisi/ Cahit Arslan………………………………………
Özgürlük ve Değer/ Celal Gürbüz…………………………………………
Felsefe Açısından İnsan Hakları/ Gülsun Dülgeroğlu…………………….
Coğrafya Kavramı Odağında Felsefe ve Edebiyat/ Ahmet İnam…………
Edebiyatın İçindeki Felsefe/ Mustafa Günay……………………………..
Alman Romantik Yazın Döneminde Felsefi Etkiler/ Nazire Akbulut…….
Günümüz Sanat Eğitimine Eleştirel Bir Bakış/ Kazım Artut…………….
Şiirde Düşüncenin Yeri/ Salih Bolat…………………………………….
Öykülü Resimler/ Mustafa Okan………………………………………..
Sanatın Sorumlululuğu ve Popüler-Güncel Sanat/ Birnur Eraldemir……
Popözne/ Çetin Yiğenoğlu………………………………………………
Değerlendirme Oturumu…………………………………………………
Ek: Sempozyum Programı………………………………………………


Salı, Kasım 20, 2007

Panel: Felsefe Nedir?

Panel : Felsefe Nedir

Mersin Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü tarafından 22 Kasım 2007 Perşembe günü “Felsefe Nedir” konulu bir panel düzenlenecek.


Mersin Üniversitesi Felsefe Bölümü Başkanı Prof. Dr. Sara Çelik ve Çukurova Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa Günay’ın konuşmacı olarak katılacağı panel, Prof. Dr. Uğur Oral Kültür Merkezi B Salonu’nda saat 14.00’da başlayacak.

Perşembe, Kasım 08, 2007

Avrupa'nın İki Yüzü...


AVRUPA’NIN İKİ YÜZÜ
Mustafa Günay

Avrupa’ya tarihsel bir yaklaşımla yönelmediğimizde, onu anlama ve değerlendirme konusunda şaşkınlıklara ve yanılgılara düşmek de kaçınılmazdır. Bu nedenle güncel politik akıntıların köpükleri ve sisleri arasında Avrupa gerçeğini gözden kaçırmamak tarihsel bir sorumluluktur.
Avrupa denildiğinde, onun yalnızca belli bir yönü ya da belli bir boyutu düşünülmekte (bunlar da görünüşte Avrupa’nın güzel-iyi denilebilecek yönleridir) ama diğer yönleri ve özellikleri göz ardı edilmektedir. Elbette Avrupa, kendisini onun gözleriyle/gözlükleriyle görmemizi istemekte ve Avrupa-merkezciliğin belirlenimlerinden çıkamayanlar da bu tuzağa kolayca düşebilmektedirler.

Birkaç kavrama dayanarak Avrupa’nın ne olup ne olmadığını anlamaya çalışmak yerinde olur. Avrupa denildiğinde, aydınlanma, demokrasi ve insan hakları, birlik ve bütünlük gibi kavramlar örgüsüyle karşılaşmakta ve Avrupa’yı bu kavramlarla özdeşleştirme yanılgısına düşmekteyiz. Avrupa gerçekten bu kavramlar ve bunların ifade ettiği değerlerden mi oluşmaktadır?
Avrupa, yalnızca aydınlanma demek değildir. Avrupa’nın karanlık bir yüzü ve dönemleri de olmuştur. Felsefe ve bilim ışığında Hristiyanlığın karanlığını dağıtan Avrupa, laiklik ve dünyevileşme sürecinde sosyal-kültürel değişimler geçirmiş olsa da, dinin egemenliği ve etkisi yaşama ve düşünme biçiminde sürmektedir. Dikkat edilirse, Avrupa’nın sınırları Hristiyanlığın renginde çizilmek istenmektedir. Görünüşteki çok-kültürlülük söylemlerine karşın, dinsel ayrım çizgileri ve karşıtlıklar her geçen gün belirginleşmekte ve derinleştirilmektedir. Aklı başında ve aydınlanmacı bir akılla konuşanların sesi ise kısılmakta, yeterince duyulmamaktadır. Avrupa’yı aydınlanma ile bir tutmak doğru olmadığı gibi, akılla, akılsallıkla özdeşleştirmek de doğru değildir. Aklın her insanda, her toplumda ve kültürde farklı biçimlerde kendini göstermesi söz konusudur. Elbette Doğuda da Batıda da aklı inancın buyruğuna ve güdümüne verme girişimleri her zaman olmaktadır. Ancak aklı ve akılcılığı yalnızca Avrupa kültürüne ait bir unsur olarak görmemek gerekir.

Avrupa, yalnızca demokrasi ve insan hakları da değildir. Bir yüzüyle demokrat ve insancıl görünen Avrupa’nın diğer yüzü hiç de böyle değildir. Sömürgecilik, faşizm, Yahudi soykırımı ve daha nice Batılı olmayan insan topluluklarının barbarca yok edilişi Avrupa’nın kanlı elleriyle gerçekleştirilmedi mi? Avrupa, bir kültür olarak diğer kültürler arasında bir kültür tipidir. Ama kendini bütün kültürlerin en üstünü, en yükseği olarak görmesi gerçeklerle bağdaşmaz. Avrupa’nın bir yüzü kültürdür, uygarlıktır. İnsanlık tarihinde Avrupa kültürünün başarıları, ürünleri yadsınamaz, yok sayılamaz. Bu anlamda Avrupa kültürünün başarıları-kazanımları artık bütün insanlığa ait sayılabilir. Ancak Avrupa’nın öteki yüzü barbarlıktır. Bugün uygar yüzünün saklayamayacağı barbarlıklar, yeryüzünü kan ve ateşe boğmakta, geleceğe yönelik kaygı ve acıları büyütmektedir.

Avrupa, birlik ve bütünlük de değildir. Geçtiğimiz yüzyıllarda kendi içinde yaptığı savaş ve çatışmalardan kurtulmak ve dünya üzerindeki egemenliğini sürdürebilmek için, bir birliği ve bütünleşmeyi gerçekleştirmeye uğraşan Avrupa’nın diğer yüzü parçalanma ve dağınıklıktır. Söz konusu birliğe tüm Avrupa ülkeleri katılmadığı gibi, katılmış olanların da bu birliğe bağlılıklarının sürüp sürmeyeceği belirsizdir. Avrupa kendini inşa sürecindedir. Ancak bu kültürel-siyasi-ekonomik yapının tasarlandığı şekliyle gerçekleştirilmesi çok zor görünmektedir. Avrupa kendi ütopyasını kurmaya çalışırken, bizi kurulacak bu yapının içinde görmek istememektedir. Bunun pek çok işareti ve açıklaması ortadadır. Ancak tüm olumsuz göstergelere ve işaretlere karşı, Avrupa’yı, gideceğimiz tek rota, tek liman olarak görenler, Avrupa’ya bütünsel bakamayanlar ya da Avrupa’lı akılla düşünüp konuşanlardır.

Avrupa derken, hangi Avrupa’dan söz ettiğimizi bilmek durumundayız. Hangi çağdaki Avrupa, hangi yüzü Avrupa’nın? Yoksa tek başına Avrupa kavramı bir kurgudur, bir tasarıdır. Tarihsel bir kültür olarak Avrupa, bugün kendi çıkmazlarına çözüm üretmeye çabalarken, bize düşen kendi kültürel olanaklarımız doğrultusunda kendi gerçekliğimizi değerlendirmek ve yeniden yapılandırmak değil midir? Elbette bu yapının oluşturulmasında Avrupa kültürünün taşlarına (unsurlarına) yer verebiliriz. Ama biz Avrupa’lı değiliz, olmamalıyız. Asyalı ya da Doğulu olmayı da önermiyorum. Önerim, kendi tarihsel-kültürel gerçekliğimizi herhangi bir başka kültürü model alarak çarpıtmamak, kendi kültür yaratıcılığımızı gerçekleştirebilmektir. Anadolu toprakları böyle bir kültür yaratıcılığında gereksinim duyduğumuz imkanlara fazlasıyla sahip değil midir?

Not: Aratos dergisinin Mayıs-Haziran 2007 sayısında yayınlanmıştır.

Pazar, Ağustos 12, 2007


CAN YÜCEL’E

Geçerek zamanın dehlizlerinden
Şiirin çıplak atında
Daha yıllarca koşacak
Dökülürken yaprakları imgelerin
Haykıracak Eylül bahçelerinde
Bir şarkı gibi özlemlerini


Sis ve duman olup şarap renginde
Savrulacak kalbi eskimeyen sevdaların yüzünde
Ve onun yüzünde ve her halinde
Bilge bir çocuğun ağırbaşlı uçarılığı
Ve delidoluluğu yaşlı bir bilgenin
Çağıracak bizi hayatın şiir değmemiş köşelerine


Bu adam daha yıllarca içecek
Daha yollarca yürüyecek
Azaltacak şiirler ve insanlar arasındaki mesafeleri
Ve öpecek masmavi alnından kelimelerin
Ne sarhoş ne ayık tam bir Hayyam halinde
Açacak kapısını güzelliklerin

Birer yudum içsin diye yıldızlar ve bulutlar
Bu şiiri bir kadeh gibi kaldırıyorum
Sağlığına ve onuruna



1 Ekim 1996-Erzincan


Mustafa Günay

Cuma, Temmuz 13, 2007


HAYATIMIZA FELSEFENİN FENERİNİ TUTMAK

Mustafa Günay

Başlangıcından bu yana, felsefe, insan ve yaşamıyla ilgisini sürdürmekle birlikte, ne yazık ki, bu ilginin ve ilişkinin çoğu insan tarafından gözden kaçırılmasına tanık oluyoruz. Bunun pek çok nedeni bulunabilir. Ama en önemlisi de, sanıyorum felsefe kültüründen yoksunluk, felsefi düşünceyi yeterince tanımamaktır denilebilir. Felsefeyle ilgilenmeye, felsefe kitaplarını okumaya ve filozofları anlamaya yönelen kişilerin de gördüğü gibi, felsefe insan ve yaşamından uzak değildir. Tam tersine felsefe, insan ve yaşam üzerine, bu yaşamda karşılaştığımız durumlar ve problemler üzerine, kısacası inanın varoluşu üzerine yapılan ve kendisi de varoluşsal özellikler taşıyan bir düşünce biçimi ve etkinliktir. İnsan, yaşamının anlam ve değerini araştırdığı ve bu konuda sorular sorduğu her yerde, aslında felsefe iş başındadır. Sokrates’in de söylediği gibi, “Araştırılmayan, sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değmez.” İşte, hayatımızı sorgulama imkanını, bize veren felsefeden başka bir şey değildir. Bu sorgulama ve araştırma, söz konusu hayatın değerli biçimde yaşanmasının yolunu da açmaktadır. Bu nedenle, yaşama felsefenin ışığında baktığımızda, orada gördüğümüz şey, yalnızca bize sunulan bir yol, bir yaşama zamanı olmayıp, söz konusu hayatı kendi aklımıza ve irademize göre biçimlendirme ve yönlendirme imkanıdır da. Hayatı sorgulamak, aynı zamanda onu yeniden yaratmak ve düzenlemektir. Çünkü hayata yönelik sorgulamalarımız ve sorularımıza yanıt arayışlarımız, hayatın yeniden yorumlanmasına ve değişimine de yol açacaktır. Felsefeyle birlikte insan, kendisine sunulan bir hayatı ezbere yaşamaktan, kendisine çizilen bir yolda düşünmeden yürümekten, kısacası kendisine dayatılan kalıplara ve modellere sıkışmaktan kurtulma imkanı da bulabilir.

Felsefi düşüncenin ışığında hayata baktığımızda, hem kendimiz olma hem de hayatı kendimizin kılma imkanını gerçekleştirebiliriz. Felsefe tarihindeki filozoflar da böyle bir çabanın ve durumun pekçok örneğini sunmaktadırlar bize. İşte bunlardan biri, Seneca, felsefenin yaşamla ilişkisini şöyle ifade eder: “Felsefe ruhu bir kalıba döker, işler, yaşamı düzenler, eylemleri doğru yola koyar, yapılacak, yapılmayacak işleri gösterir; dümenin başına oturup tehlikeli dalgalar arasında çırpınan gemiyi yönetir, yoluna yön verir.”1

Felsefenin yalnızca kişinin yaşamına değil, toplumlara-uluslara da yön verdiğini söyleyebiliriz. Uygarlık tarihinde insanın ve değerlerinin gösterdiği gelişimde, böyle bir şeyden söz edilebilirse, bunda felsefenin büyük bir rolü vardır. Felsefenin uygarlık tarihi boyunca insan ve yaşamına getirdiği aydınlık, yaşamımızın bugününe ve geleceğine ilişkin tutumlarımızı da etkilemiştir. Çünkü yaşamak kadar, yaşama nasıl baktığımız, nasıl bir tutum takındığımız da önemli değil midir? Çoğu insan olabildiğince uzun yaşamak ister. Ne pahasına olursa olsun, ne biçimde olursa olsun, tek başına hayatta olmak ve bu durumun süresi çok önemlidir çoğunluk için. Bu konuda yine Seneca’nın dostu Lucilius’a yazdığı mektubundaki sözlerine kulak verelim: “Biz çok yaşayalım diye değil, yeterince yaşam sürelim diye özen göstermeliyiz. Çok yaşaman kaderle ilgili bir iştir, dolu bir yaşam sürmen, ruhunla ilgili. Eğer doluysa yaşamın, çok yaşadın demektir. Yaşam da, ruh kendi iyiliğine kavuştuğu, kendi iyeliğini eline geçirdiği zaman, dolmuş olur. Seksen yılını hiçbir iş yapmadan geçiren bir insan için yılların ne yararı olmuştur? O adam yaşamış değil, yaşamakta dura kalmıştır; geç ölmüş değil, çoktan ölmüştür.”2

Görüldüğü gibi Seneca, söz konusu mektubunda ve daha başka yazılarında da, yaşamın süresinden, ne kadar uzun yaşandığından çok, nasıl yaşandığından söz etmektedir. İşte burada felsefe, yaşamın iyi bir yaşam olmasının nasıl mümkün olabileceğini sorgulamakta değil midir? Seneca, hayata ilişkin yanlış bir tutuma ve anlayışa getirdiği eleştirilerle, aslında yeni bir yaklaşımın da yolunu açmaya çalışmaktadır. Küçüklük-büyüklük, uzunluk-kısalık, doluluk-boşluk gibi kavramları, hayatı değerlendirirken kullandığımızda nelere dikkat etmemiz gerekir? Bu konuda da Seneca’nın düşüncelerinin izini sürersek: “Nasıl küçücük bir bedenin içinde yetkin bir insan bulunabilirse, çok küçük bir zaman içinde de, yetkin, eksiksiz bir hayat olabilir. Yaşam süresi bizim dışımızdaki olaylara bağlıdır, ne kadar yaşayacağım benim dışımda bir şey, ne kadar zaman gerçekten yaşayacağım da, benimle ilgili bir şey. Benden isteyeceğin şey şu: sanki karanlıklar içinde gibi, adsız bir hayat geçirmeyeyim, hayatımı yöneteyim, gelip geçici bir yolcu olmayayım hep.”3

Seneca’nın bu sözleri de, yaşamına yön verme ve onun gidişini belirleme sorununun ne kadar önemli olduğuna işaret etmektedir. Burada “yaşama sanatı” kavramını hatırlayabiliriz. Gerçekten de yaşamın da bir sanat eseri gibi kurulmasından ya da yaratılmasından söz edilebilir. Ancak bu yaratım etkinliğinin, bilgisiz olamayacağı da açıktır. Bu bağlamda kendini bilmek, hayatın farkında olmak, insan için varoluşsal bir öneme sahiptir. Bu durumla ilgili olarak, modern dönemin başlangıçlarında yer alan bir filozof, Montaigne şöyle demekte: “Dünyada insanlığını bilmekten, insanca yaşamaktan daha güzel, daha doğru bir iş yoktur. Bilimlerin en çetini de bu hayatı iyi yaşamasını bilmektir.”4

Hayatı iyi yaşayabilmek de, insanın kendisini bilmesine, tanımasına bağlı değil midir? Bütün filozoflar gibi Montaigne de, felsefe araştırmalarının başlıca konusu olarak kendini görür: “Her konudan çok kendimi incelerim. Benim metafiziğim de budur, fiziğim de.”5
Felsefenin insanlara, yaşamaya başlarken de, ölüme giderken de söyleyecekleri olduğunu vurgulayan Montaigne, Seneca’da gördüğümüz gibi, yaşamın süresiyle değil nasıl bir hayatın yaşandığıyla ilgilenmekte ve hayatın değerinin araştırılacağı yönü şöyle vurgulamaktadır: “Hayatımız nerede biterse, orada tamam olmuştur. Hayatın değeri uzun yaşanmasında değil, iyi yaşanmasındadır: öyle uzun yaşamışlar var ki, pek az yaşamışlardır. Şunu anlamakta geç kalmayın: Doya doya yaşamak yılların çokluğuna değil, sizin gücünüze bağlıdır.”6

Hayatına felsefeyle bakan, felsefenin ışığıyla yaşama dünyasını aydınlatan insan, bir bakıma kendi olanaklarının ve gücünün de farkına varabilecektir. Sokrates, Seneca ve Montaigne, farklı dönemlerde ve toplumlarda felsefenin yaşamla ilişkisinin örneklerini vermiş olan filozofların birkaç örneğidir. Onların ve diğer filozofların düşüncelerinden de yararlanarak, hayatımıza felsefenin fenerini tutmak ise, kendimizin başarabileceği bir etkinliktir. Felsefenin aydınlattığı bir yaşam, insana yaraşır bir yaşam olabilecektir. Bu nedenle felsefeyi aradığımızda, yalnızca kitaplarda değil yaşamın kendisinde de bulmamız gereklidir.

Notlar:
1 Seneca, Ahlaki Mektuplar, Çev. Türkan Uzel, s. 56, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1992.
2 agy, s. 236-237
3 agy, s. 237.
4 Montaigne, Denemeler, Çev. Sabahattin Eyüboğlu, s. 300, Cem Yayınları, 1982.
5 agy, s. 120.
6 agy., s. 149.

İLE dergisi, Ocak-Şubat 2006, sayı 2, İzmir.





TÜRKİYE’DE FELSEFE NEREYE GİDİYOR?

Türkiye’de Felsefenin Geleceği Üzerine Bir Araştırma

Dr. H. Haluk ERDEM ‘in SORULARINA YANITLAR:

SORU 1: Türkiye’de felsefenin başlangıcını hangi tarihsel döneme geri götürmek olanaklıdır?

YANIT: Osmanlının son zamanlarında özellikle çeviriler yoluyla felsefe çalışmaları yoğunluk kazanmıştır. Ayrıca kültür tarihimizde bazı bilge kişilerden süregelen ve felsefeye kaynak olabilecek bir gelenek de vardır. Ama özgür bir düşünce ortamının bulunmayışı, bizde felsefenin gelişimini engellemiş ve geciktirmiştir. Cumhuriyet döneminde Batılı anlamda felsefenin doğuşuna tanık oluruz. Ancak Türk düşünce tarihi içinde ele alınması gereken kişiler olduğu da unutulmamalıdır.


SORU 2: Günümüz felsefe çalışmalarında etkili olan eğilimler, problemler ve filozoflar hangileridir?

YANIT: Günümüzde özellikle insan felsefesi, bilim felsefesi, ahlak ve siyaset felsefesinin problemleri daha yoğun biçimde ele alınmaktadır. Pek çok eğilimin etkisinden söz edilebilir. Nietzsche, Kant, Hegel, Dilthey, Heidegger, Wittgenstein, Foucault, Levinas, Camus gibi filozofların etkili olduğu söylenebilir. Ayrıca İslam felsefesi alanında da, Gazali, İbni Rüşt gibi filozofların etkili olduğu söylenebilir.

SORU 3: Türkiye’de felsefenin hangi alanlar üzerinde –eğitim, toplum, siyaset, adalet, basın yayın gibi- etkisi olduğunu düşünüyorsunuz?

YANIT: Felsefenin ancak dolaylı bir etkisinden söz etmek mümkündür. Bu etki daha çok kişiler üzerinde görülüyor. Toplum ve kurumlar üzerinde felsefeden çok din, ideoloji ve güncel siyaset daha etkili. Burada felsefecilerimize düşen bazı görevler de beliriyor: toplumsal yaşamın sorunlarını felsefi söylem içinde irdeleme ve ortaya koyma.


SORU 4: Türkiye’de felsefenin gelişmesinde etkili olan felsefecilerimiz kimlerdir? Bu isimlerin niçin etkili olduğunu düşünüyorsunuz?

YANIT: Macit Gökberk, aydınlanmacı tutumu ve felsefe tarihçisi kimliğiyle etkili oldu. Takiyettin Mengüşoğlu, insan felsefesi geleneğinin kurucusu olarak, İoanna Kuçuradi ise insan hakları ve etik odaklı çalışmalarıyla etkili oldu. Nermi Uygur kültür felsefesi konusunda, Ahmet İnam bize özgü, yani bu topraklardan doğacak bir felsefenin gerekliliğine yönelik çalışmalarıyla önemli. Doğan Özlem, tarihselci düşünce tarzını geliştirmesi ve hermeneutik konulu çalışmalarıyla hem ülkemizdeki felsefe tasarımının değişmesine katkıda bulundu, hem de bilim ve tarih felsefesi başta olmak üzere, düşünce dünyamıza yeni ufuklar açtı. Betül Çotuksöken, felsefi söylemin neliğine yönelik çalışmalarıyla, aydınlanmacı yaklaşımı günümüz koşulları içinde canlı tutmayı amaçlayan çalışmalarıyla ve ayrıca felsefeyi yaygınlaştırmaya yönelik girişimleriyle etkin bir felsefe öznesi olarak dikkati çekiyor. Uluğ Nutku insan felsefesi geleneğine toplumcu bir boyutu getirmesi ve güncel sorunları felsefenin ışığında işleme biçimiyle önemlidir. Hilmi Ziya Ülken’in Türk düşünce tarihine yönelik çalışmaları da etkili ve yol gösterici olmuştur.

SORU 5: Türkiye’de felsefenin gelişmesi ve yaygınlaşması için neler yapılmalıdır?


YANIT: Felsefecilerimizin daha üretken olması, kendine özgü düşünceler ortaya koymaları, ama aynı zamanda insanların felsefeye yönelik ilgisini güçlendirecek ve hazırlayacak bir eğitim-öğretim programına da ihtiyaç vardır. Özellikle gençlere ve felsefe severlere yönelik yayınların çeşitlendirilmesi ve çoğalması da gereklidir.
Not 1: Bu söyleşi H. Haluk Erdem'in "Felsefenin Işığında Tartışmalar", adlı kitabında yer almaktadır. ARMA 1 yayınları, 2007, Ankara.
Not 2: (Yazının başında yer alan resimler sırasıyla şu felsefecilerimize aittir: Takiyettin Mengüşoğlu, Macit Gökberk, Ahmet İnam, Nermi Uygur.)


NECATİGİL’İN ŞİİR BURCU

Mustafa Günay

Behçet Necatigil deyince, aklıma ilk gelen şiirlerinden biri, Solgun Bir Gül Dokununca’dır. Öğrencilik yıllarımızda edebiyat kitaplarında yer alan bir şiirdir bu. Ayrıca Kır Şarkısı da öyle. Sevgilerde şiiri de ezberimde bulunan şiirlerin başında gelir. Bu şiir, modern insanın, kent yaşamının sıkışıklığında ve karmaşasında sevgiye, insanca duygulara yabancılaşmasını, kendi iç dünyasına kapanıp, duygularını dile getirmeyen ve bu duyguların ve değerlerin yaşanmasını geleceğe ertelemeyi sorgulayan ve zamanla ilişkimizi de gözden geçirmeye çağıran etkileyici bir şiirdir.

“Geniş zamanlar” uman, “sıkışık saatlerden” yakınan ve başından geçenleri “dilek-şart kiplerinde” dile getiren Necatigil, “suç benim miydi, çağ?” diye sorar: “şu dünyada insanca yaşamak da yoksa/Ne kalıyor geriye yüzyıllardan?”(Panik)

İnce duyarlıkların şairidir Necatigil. Şiirlerinde büyük yaşantılar, büyük olaylar ya da serüvenlerden değil, sıradan insanın yaşamından söz eder. Bir bakıma günlük yaşamın küçük tragedyalarının şiirini kaleme alır. Ama işte günlük yaşamın görünüşteki sıradanlığı içinde göze çarpmayan yaşantılar, önemsenmeyen durumlar, eşyalar ve duyarlıklar, onun şiir dilinde sıradanlıktan çıkarak bir olağanüstülüğe bürünürler. Çünkü bütün bunlar şair için, insanı kendine gösterecek olan aynalar, anlamlar ve lambalar anlamına gelir.(Nilüfer) Her gün alışveriş yaptığımız dükkanlardan söz ederken geçim sıkıntısıyla birlikte, tüketim kültürüne eleştiriler yönelttiğini de görebiliriz.(Dar Gelir) Evlerden, pencerelerdeki pancurlardan söz ederken, bu nesneyi insanın kendi iç dünyasının açılıp-kapanması açısından da yorumlar: “Bir açılma yorabilir insanı/Paslı rezeler, kaynamış menteşeler/Nasıl açılır pancur/Güneşe./Arada yağlamak, esnetmek gerekirdi/Yıllar yılı kapalı/Zordur bir insanın/Anlatmalarla feraha çıkması.”(Pancur)

Necatigil, günlük yaşamın sorunlarıyla da sınırlamaz şiirini, metafizik sorunlar alanına da yönelir. Kişisel yaşantılarından ve içinde bulunduğu çağın durumundan, toplumsal sorunlardan yola çıkarak, insanın varoluşuyla ilgili temel metafizik konuları ve sorunları da (ölüm gibi) işleyen bir şairdir Necatigil. Tavrının ve şiir anlayışının düşünsel temellerini şöyle açıklar: “Bence her şair, şiir hayatı boyunca üç burçtan: gurbet, hasret ve hikmet burçlarından geçiyor.(...) Şairlerin çoğu gurbeti ve hasreti yeter görürler kendilerine. Güçlerini bu kesimlerde gösterirler. Aradıklarını onlarda bulmuş gibidirler, fazlası ilgilendirmez onları. Şu var ki olgun, ergin okuyucuların gözü daha çok sonuncu burçtadır, hikmet burcunda. Çünkü insan, daha önce kalmasa bile, sonunda yalnız kalıyor. Yalnız, kalan nedir, bunu saptamalı! Gurbetler mi, hasretler mi, hikmet mi?”*
Hikmet burcundan bir şair olan Necatigil, Şairler adlı şiirinde, şiirsel söylemi konu edinir: “Ne gördükse iyi kötü/Ömür biter biz hala/Söyleriz.(...)Ne biter/Ne kalır geçmiş kitaplarda/Ölümden sonra da/Söyleriz.”

“Kitaplarda Ölmek” şiirinde ise ölümden ve yaşam çizgisinden söz eder: “Adı, soyadı/Açılır parantez/Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti/Kapanır parantez.” Necatigil’in dediği gibi, şairin yaşam parantezi kapansa da, şiirleri paranteze alınmış değildir. Ancak doğum ve ölüm tarihleri arasındaki çizgi ne kadar çok şeyi simgeler ve içinde barındırır değil mi? Necatigil’in dizeleriyle “Parantezin içindeki çizgi/Ne varsa orda/Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci/Ne varsa orda.”
Necatigil, yalnızca yaşamının son yıllarında değil, farklı dönemlerdeki şiirlerinde de ölümden söz eder. “Hüthüt” şiirinin son iki dizesini okuyalım: “Necatigil yok şimdi/Belki bir gün olmuştur.”
Şairin yaşam parantezi kapansa da ve tüm yaşantıları o çizgide saklı olsa da, şiirleri söylenmeye ve insanları etkilemeye devam ediyorsa, şairin de kitaplardan çıkarak yaşamın akışına karıştığını ve dar zamanlarımızı genişletmeye katkıda bulunduğunu söylemek gerekmez mi?
Bilgelik yüklü sesiyle Necatigil’in, bizi hâlâ, sevgileri yarınlara bırakmamaya çağırdığını duymuyor musunuz?

* Behçet Necatigil, “Şiir Burçları” adlı yazısı, Akt. Mehmet Rifat, Gösterge Avcıları, YKY, s. 75-76, 1997.